Monday, June 13, 2005

Daha merhaba dedik...

İlk başta yazılarımız biraz günlük/anı defteri kıvamında olacak olsa da yavaş yavaş, daha derin, daha gözlemsel hale gelmesine çabalamayı düşünüyoum.

öncelikle biraz karakterleri tanıtmak lazım tabii, herkesin bilmemesi normal. Zamanla tanıştığım diğer insanları ilk intibaları falan da aktaracağım. İleride bu yazıları okurken gülmek için bol malzeme verecektir.

Tuğrul: Buradaki şirketin genel müdürü, aynı zamanda aile dostumuz diyebileceğim, bana burada kalma fırsatını yaratan kişi.
Hande: üstteki ikinci ve üçüncü tamlamaları Hande içinde sarfetmek doğru olur aynı zamanda Tuğrul'un eşi.
Cookie: Hande Tuğrul çiftinin, Cocker cinsi, siyah tüylü, kara gözlü, kara burunlu, uysal mı uysal köpecikleri.

anı defteri kıvamında başlayacak olursak eğer;

(10.06.2005, Cuma)
Orly havaalanı'na şaşkın ama bir şekilde hala kendine güvenen, en sevdiği Türk atasözünün ('her işte bir hayır vardır') kulaklarında çınladığını hisseden saf bir genç misali indim.

Tuğrul beni karşıladı, 2-3 ay kalmayı öngördüğüm eve doğru yola koyuduk. ev, Montparnasse'ta. Bundan sonraları 'Mont' olarak hitap ettiğim zamanlar olabilir, yadırgamayınız. zaten akşam üzeri olduğundan üzerimizi değiştirip, yemeğe çıkalım dedik.

Tuğrul'un da bir arkadaşı bize eşlik etti. Yemek benim adıma tam bir 'fransız mutfağına giriş' şeklindeydi. içlerinde daha önceden denemiş olduklarım da olmasına rağmen yine de tüm öğünü midye, istiridye, salyangoz, pavurya, ıstakoz kombosuyla doldurduğum olmamıştı. tuğrul ve arkadaşı bu deniz ürünleri menüsün kendilerine söylemiştlerdi. ben de tadarım diyordum. dolayısıyla ben kendime aslen 'tartare' (çiğ kıyma, soğan, karabiber, vs.. ile yapılan enteresan bir yemek, daha önce Paris'e geldiğimde yeme fırsatı bulmuş, pek bir beğenmiştim kendilerini) söylemiştim. Ancak ortaya gelen deniz ürünleri tepsisi o kadar büyüktü ki, benim de payıma haddimden fazlası düştü konuda. dolayısıyla, tartare/deniz ürünleri kombosu ertesi gün bana bir şeyler olacak hissine rağmen büyük bir afiyetle tarafımdan mideye indirildi.

Masadan kalktığımızda artık gece olmuştu zati. Neyse hem cookie'yi dolaştıra dolaştıra (fransa'yı bilenler bilir, burada inanılmaz bir evcil hayvan toleransı sözkonusu. en havalı, en cafcaflı restaurant'lara bile köpeğinizle girmeniz mümkün. kısaca anlatmak istediğim yemek boyunca Cookie'nin bizimle olduğuydu.) hem de hafif hafif sohbet ede ede (ikilemelerden gına geldiği an), evin yolunu bulduk.

(11.06.2005, Cumartesi)
Ertesi gün, akşam yediklerim neremden nasıl fışkıracak diye tırsarak uyandım lakin her şey yolunda gibiydi. Genel bir Paris turu yaptık, özellikle evin çevresini dolaştık. genel olarak yaşamak için ihtiyaç olan spesifik yerler öğrenildi.

akşam üzeri, korkulan gerçekleşti. karnımda inanılmaz bir ağrı. sanki birileri içeride patlamayan balonlar şişirip şişirip duruyorlar gibiydi. tamamen dağıldm. 2-3 parça ekmek, biraz çorba yiyip, ekspres seferle yatağın yolunu tuttum. Çok detaylara girip kimsenin midesini bulandırmiim ama temiz bir azap oldu benim için.

(12.06.2005, Pazar)
Tartare/deniz ürünleri kombosunu bir daha yapmamaya 28'nci kez yemin ettikten sonra karnımdaki ağrı yavaş yavaş azalmaya başladı (sonuncu yemin daha bir inandırıcı oldu heralde...). gün ortasından itibaren kendimdeydim, yine de evden çıkmaya cesaret edemedim. tam bir pinekleme bilgisayar kurcalama, online oyun (diablo ve counter-strike) takılmaca oldu kendi adıma.

Akşam üzeri iyice kendime gelmiştim, civarda (St.Sulpice etrafında) dizi dizi restaurant'ların olduğu bir sokak arasına daldık. Tuğrul'un hep gittiği bir yer vardı. Gayet uslu şeyler yiyip, şarabımızı içtik. Neymiş demek ki, lezzetli/enteresan diye her bir şeye atlamak zıplamak yoookkmuş... Mütevazi yemeklerle de insan mutlu olabiliyormuş.

akşam Cookie'yi dolaştıra dolaştıra eve dönüş...

(13.06.2005, Pazartesi)
Tuğrul ile bu hafta işe biraz seyrek gidip, daha ziyade okul işimi halletmeye konsantre olmam konusunda karar aldık. dolayısıyla işe gitmedim pazartesi. ancak GSÜ'den de görüşmek istediğim kişinin o gün okula gelmediğini öğrenince, ister istemez hafif bir tatil günü oluştu benim için.

Bizde Cookie ile günü değerledirip evin civarını bu sefer tek başımıza arşınlayalım dedik. Sokağa çıktığımda inanılmaz bir gerginlik, bir stres vardı üstümde. Nedense pek bir garip geldi tek başıma, pek bilmediğim mahellelerde dolanma hissi. kendime hiç yakıştıramamama (üç tane 'ma' kullanmakta pek bir garipmiş) rağmen inkar edemeceğim kadar da yoğundu bu his. sonuçta her ortama uyum sağlamayı kendime misyon edinmiş birisi olarak, böyle bir şeyler hissedeceğimi tahmin etmezdim. Kulağıma ipod'umu bile takmak istemedim. bir garip endişe kapladı içimi.

tabii ki, ne kadar stres, endişeli olursam oliim, olayı zorlamak, normal hale getirmek zorundaydm. nitekim ilk onbeş dakikadan sonra gitgide artan bir rahatlama oldu. stres yerini keyfe bıraktı, fransız kafelerinde oturuldu, bir şeyler içildi, vs.. Şimdi şöyle yazdıklarıma bakınca aslında doğru bir tanımlama yapmadığımı farkediyorum. adapte olmayı misyon edinmiş birisi gibi davranmıştım bir nebze de olsa. adapte olmak için farklılığı hissetmek gerekiyordu ne de olsa.

yoksa insan adapte olabilir mi 'aynı'ya?

0 Comments:

Post a Comment

<< Home