Thursday, June 16, 2005

Şirket, mirket...

Efendiim, günün konsepti 'iş' olacak genel anlamda. Bunun dışında yapılan bir kaç aktivite de olmadı diil tabii. Yazının gidişatı bu aktiviteleri anlatma detayımı belirleyecek. Gereksiz bir giriş yazısı olduğu kanaatindeyim -hatta ekledikçe daha da bir gereksiz oluyor aslında-, en son daadizme bir gönderme yapıp bitiriyorum bu kısmı.

Koydum Thievery Corporation'ın en son albümünü, The Cosmic Game; başladım yazıma.

(14.06.2005, Salı)
Eveett, erken kalkıldı. Merak/heyecan karışımı duygular saolsun, erken kalkmak pek zor olmadı. Traş olmalı, neredeyse beş gün oldu ne de olsa. Olundu. Smart-casual bir şeyler giyildi. Kadife pantalon, pötikare (bu sanırım daha ziyade Türkçe yazılınca hoş oluyor) gömlek. saçlarımın eskisi kadar opsiyonu olmaması, beni on dakika ayna karşısında alıkoymasına engel olmuyor tabii. Büyük ihtimalle ilk yaptığım form ile en son memnun olduğum hali arasında hiç fark yok. Sanırım o on dakika, daha ziyade, gözlerimi saçlarıma adapte etmeye yarıyor -merak etmeyin bu günü konusu adaptasyon diil, bu kelime çok sık duyulmayacak bu yazıda, inşallah).

Tuğrul'un başka işleri olduğu için şirketin karın tokluğuna çalışan elemanı Cookie'yi ben götüreceğim şirkete. Tabii konuda aranman yapıldı, daha önceden ismini duyduğum Frank isimli karakter bizi alacak. Arabayla beraber gidilecek şirkete.

Her şey yolunda sayılır, Cookie ile sabah dolaşmasını abartınca biraz geç kalıyoruz. Frank zaten gayet cool. yakında bir cafe'ye girmiş, bizi bekliyor. Cafe'nin hafif parlayan camlarından Frank'ı tahmin etmeye çalışıyorum, simalar pek bir flu. vazgeçiyorum bulmaya çalışmaktan, Cookie var nasılsa o beni bulur derken gözgöze geliyoruz.

belli ki 40'larında. beyaz saçları hafif bir kontrast yapıyor daha genç gözüken yüzüyle. belki de 30'un sonları emin olamıyorum. Bende giriyorum kafe'ye. gayet nazik. İlk izlenim oldukça iyi, severmişim ben bu adamı. beraber küçük bir kahve içiyoruz. Atlıyoruz arabaya...

hemen teybe güney amerika, büyük ihtimalle brezilya, kokan bir cd atılıyor. güzeell, hareket varsa keyif vardır diyoruz. klasik küçük konuşmalar, fazla uzun bir sessizlik olmamasına özen gösteriyor. Malumaliniz büyük şehir trafik vs. yaklaşık 45 dakikada şirkete gidebiliyoruz. konuşmalar genelde sabun köpüğü, sözcüklerden çok, vücut dili, tavır vs. öenm kazanıyor. iki tarafta rahat, bol bol espri dönüyor. konuşulan enteresan konulardan birisi, köklerimizden bahsederken ortaya çıkıyor. Yanlış hatırlamıyorsam baba tarafı Sırp. Allah allah enteresan, hemen kafamdan Bosna-Hersek geçiyor. Onun derdi ise daha farklı. Şaka yollu, işgal ettiniz bizi 400 sene diye patlatıyor. Olur mu biz işgal etmeyiz, ülkelerin kendilerini yönetmelerine izin veriyorduk falan diyorum. sen onu gel Sırplara anlat diyor. her ülkede tarih farklı ifade ediliyor. bu kadar net bir şeyi, her ulusun kendi bakış açısına göre yorumlayabilmesi de bir enteresan ama o konuya da çok girmeyeceğim.

Şirkete geliyoruz. Yavaş yavaş insanlarla, tanışmaya başlıyorum. Önce şirket yapısını anlatiim ama.

Tuğrul Genel Müdür, altında da iki tane Müdür var. bunların ikisi de fransız. birisi az önce bahsi de geçen Pazarlama/İş Geliştirme Müdürü Frank, öteki ise, Operasyondan sorumlu Müdür Jean-Luc. Müdürlerin altında ise biz zavallı kullar varız. Ömer, operasyon tarafında, Jean-Luc'e bağlı. Elif diye bir kız muhasebeye bakıyormuş, ancak henüz tanışma fırsatımız olmadı. Balayı nedeniyle Türkiye'deymiş. Haftaya ancak tanışırız heralde. Bir de Erhan diye, orada (Fransa) doğma büyüme bir stajyer var.

Karakterlere gelince; Jean-Luc'ten Tuğrul bahsetmişti. asker kökenli vs. olduğundan. Bahsetmesine gerek yokmuş. Bakışından bile belli oluyor olaylara ciddi yaklaşmayı tercih ettiği. Bana kendi yaptığı işleri anlatırken, yoğun olduğunu tahmin etmeme rağmen, zaman harcamaktan çekinmiyor. Operasyonları/sevkiyatları adım adım aktarıyor. Yaş olarak Frank'a oldukça yakın ama o daha bir olgun, daha bir yaşlı gözüküyor. Pek brezilya müziği dinlediğini de sanmıyorum. bu son söylediğim hem neden, hem sonuç olabilir. Sevdik kendilerini, belli ki iyi iş çıkarmaya odaklı.

Ömer, fransızların profilinden daha bir uzak. Kendi çabalarıyla fransa'da önce master sonra iş bulmuş. Oturma vizesini ayarlamış vs. bu demektir ki azimli. Kolay mı öyle Fransız prosedürlerine göğüs germek. iyi niyetli diye tanımlayabilirim. benim yaşımda. o gün şirkette kravat takan bir tek o vardı. enteresan bir şekilde, görmeyi beklediğim yırtıcılığı, kendine güveni göremedim onda. benden de tırsmış olabilir. ulan bu çocuk yerimize mi geliyor falan diye. Eninde sonunda Türk olduğu için bir özlük bilgilerimiz sorgulanıyor. Yok ne yaptım, ne ettim. nasıl buradayım. Staj mı yapıcam, ne tip vizeyle geldim, falan filan... tabii nerede kalıcaksın sorusuna 'şu an için Tuğrul'da kalıyorum' demek zorunda kalınca -ki pek bunu paylaşmak istemezdim şirketten birisiyle- sorular bi yavaşladı şöyle. Genel olarak gün içinde falan da oldukça yardımcı oldu Ömer. yapılan işin jargonunu açıklayan bir kaç doküman falan varmış elinde onları verdi. kendi yaptığı işlerin seceresini çıkardı, neyi nasıl hallettiğini anlattı vs. neyse fazla uzattık bu kısmı.

Erhan karakterine pek değinmeyeceğim, bu hafta stajı bitiyormuş. üniversite ikiye gidiyormuş. pek onunla münasebetim olmaz heralde. biraz enseye tokat bir arkadaş. belli bir mesafe korumak istermişim gibi geldi. lakin yeri gelince o da bir kaç bir şeyde yardımcı olmaktan çekinmedi.

Gün içinde zaten, tanış-konuş-anla ya da tanış-konuş-bak üçlemelerini yaşayıp durdum. allahtan ilki ağırlıklıydı. hatta bir gün için epey bir şey öğrendiğimi söyleyebilriim.

gün sonunda Tuğrul ile eve döndük biraz mayıştık, ben biraz CounterStrike (yaşasın 1 Mb., çok iyi oluyo oyun hızı) takıldım falan. Akşam üzeri Tuğrul eski arkadaşlarıyla buluşucaktı. St.Sulpice civarınca güzel bir akşam yemeği-şarap kombosu yapıldı. enteresan tiplerdi. burada görüştüğü yegane Türk arkadaşlarıymış. Ben kendi adıma pek bir gülüp eğlendim. Oldukça easy-going bir muhabbetti.

(15.06.2005, Çarşamba)
Okul işlemleri için işe gitmememe (yine o garip hece üçlemesi) karar verdik. Tuğrul çok rahat konuda zaten. Okul işine rahat rahat zaman ayırabiliyorum.

neyse gün boyunca ulaşmak istediğim şahsiyet yerinde diildi, dolasyısıyla okul tarafında bir gelişme kaydedemedik. Bir ara da, nazarım değdi herhalde,
internet göçtü.

Cookie ile dolaşmak dışında, oturup Nip/Tuck'ın kaçırdığım son iki bölümünü izledim DivX'ten. bir daha onayladım ne kadar iyi bir dizi olduğunu. Diyaloglar, sunum, konsept çok başarılı bence. sadece sezon sonuna biraz huylandım, ona da çok diil.

Tuğrul bugün itibariyle Türkiye'ye dönüyor. yaklaşık bir ay olmayacak galiba. Montparnasse'ta artık yalnız kalmaya başladım. Olaylarımı biraz netleştirebilirsem, burada ki sosyal hayata da katkılarımı yapmaya başlayabilirim.

İşleri acele ettirmemek garip bir şekilde hoşuma gidiyor burada. Kolayıma mı yoksa? sevmem öyle olmasını oysa...

0 Comments:

Post a Comment

<< Home