Saturday, June 25, 2005

Genel Update (27 Haziran 2005)

Eveett... nicedir şöyle iyi bir update yapmak istiyordum. Cumartesi öğlen, Kuki veterinere götürülmüş, hafif bir hava alınmış, bir yandan da dvd yazılıyor. Sanırım daha uygun zaman bulmak biraz zor olurdu.

Yavaş yavaş günlük formatından çıkarmak istiyorum. Dolayısıyla bugünkü update'i öyle günlere ayırmayacağım. son bir-bir buçuk haftalık dönemde başıma gelenler yola çıkarak belli başlı izlenimlerimi aktarmak istiyorum daha çok.

Tuğrul gittiğinden beri, daha önce de bahsettiğim gibi, adaptasyon süreci (allahım, yine o kelime) daha bir hızlı akıyor. Bunun en büyük sebeperlinden birisi şirketin çok büyük olmaması. Herkesin herkesle diyalog halinde olmasını sayabilirim belki de. Sonuçta Franck olsun, Jean-Luc olsun fransız olmalarına karşın, belki de Türklerin daha kalabalık olması sebebiyle, oldukça rahatlar, hatta abartarak söyleyebilirim ki sıcakkanlılar. Tabii ki, en fazla bir Fransıza göre sıcakkanlı olabiliyorlar.

Bu hafta, şirkete geldiğim dönemde tatil/geç balayında olduğu için tanşamadığım Elif diye birisi daha var demiştim. Bu hafta onunla tanışmak nasip oldu (bugün arapça kelimeler yoğunlukta nedense). Benim yaşlarımda, galiba 1-2 yaş büyük.

Öncelikle, özellikle çevremdeki erkeklerin daa ziyade anlayacakları küçük bir sıfatla başlayayım: Dame de Sion'lu. Bu sıfatı herkes için genişletmek adına, şöyle bir inceleyelim. (Tabii ki her Dame de Sion'lu böyle demek hiç diil burada yazacaklarım ancak deneyimlerin de kanıtladığı genel bir davranış yapısı mevcut oluyor ister istemez, sadece kızların okuduğu bir okulda. Okula erkekleri de kabul etmeye başladıklarından beri verdikleri mezunlar için özellikle bu söylediklerim pek geçerli olmayabilir.)

Gayet sosyal oluyorlar genelde, genellikle çabuk kaynaşırlar diğer insanlarla ve rahattırlar, samimi olmaktan çekinmezler, dobra oldukları da söylenebilir. Dolayısıyla arkadaşlıklarını severim genelde. Lakin arkadaş ilişkilerinde gösterdikleri bir çok şeyi kadın-erkek ilişkisi için gösteremeyebiliyorlar bazen gibi geliyorlar. Neyse uzatmayalım konuyu.

Konu Elif'ten açılmıştı, kaldığımız yerden devam edelim. İlk on dakikalık tanışma/tartma/ölçme/acaba../yoksa? periyodundan sonra iki tarafta, bir şekilde birbirine sıcak davranmayı tercih etti. Zaten geçen hafta kimse olmadığı için şirkette (Franck ve Jean-Luc İspanya'dalardı, Ömer Türkiye'deydi) sürekli yemek/muhabbet falan filan... Eşiyle beraber gelmişler buraya. Önceleri çalışmıyormuş, şimdi bu işi bulmuş vs.. Bir çok zorluk tabii. Klasik, prosedür sevdalısı Fransızlar, buradaki yasal işlemleri oldukça zora sokuyorlar. Tabii bu 'zora sokuyorlar' tamamen bize göre. Eminim onlara sorsak işleri 'doğru' yapıyoruz diyeceklerdir.

Kolay ve biraz da acımasız bir yorum yapacak olursam; ilk anda Ömer'de bulamadığım elektriği Elif'te buldum. Ömer'de arıyoruz, biraz daha zaman tanımalı belki de.

Gelelim haftasonlarına, Bediz ile her haftasonu bir şeyler yapma fırsatımız oldu. Zaten adam St.Germain'de oturuyor. Selim'in değişiyle Paris'in Beyoğlu'nda yani. Bediz ise Nişantaşı yakıştırmasını seviyor. Ben Beyoğlu benzetmesini daha iyi buluyorum. St.Germain'de otur biraz iç muhabbet et zaten zaman akıp gidiyor. Onun dışında Pont des Arts (galiba ismi buydu) dene bir köprü var Seine'in üstünde. Araba trafiğine kapalı. Akşam üstünden itibaren, saat sabah 4-5 olana kadar herkes köprünün üstünde piknik türevi atraksiyonlara (özlemişim kanka ağzını) giriyor. böyle şarap/peynir/ekmek komboları falan yapılıyor. Süper keyif ve rahat ortamlar. Kimse kimseden rahatsız diil falan. İsteyen de bir şekilde istediğini yapıyo. abartmadan. Böyle gitar çalan gruplardan tutunda, hep beraber şarkı (hatta ilahi, gospel vs..) söyleyen insan silsilerine kadar çeşit çeşit insanı orada bulmak mümkün.

Hemen geçtiğimiz haftasonu ise Mürşit'in buralarda aşçılık okuduğunu öğrendim. Mürşit im diyecek olursa. İstanbul'da süper samimi lmadığım, lakin bir şekilde kanımın oldukça ısındığı bir şahsiyet olur kendileri. Garip bir şekilde farklı farklı yollardan hep karşıma çıkmıştır. Burada oluşu da tuz-biber oldu konsepte. Neyse Mürşi dedi hadi ev partisi var. Biz yeme yapacağız bir arkadaşın doğum günü için, siz de gelin. Enteresan daha yeni merhaba dedik Paris'e, ev partisine gidiyoruz. Hadi bakalım...

Parti gayet keyiflidi. Bol bol alkol, enternasyonel bir topluluk; Portekizliler, Kanadalılar, İngilizler, Fransızlar ve tabii ki biz Türkler :-P. Partinin highlight'ı ise, Müzik festivali'nde (bundan bahsetmemiştim sanırım, aşağılarda değinirim artık...) Elif aracılığıya tanıştığım birisinin en iyi arkadaşına raslamam oldu. L'oréal'de çalışıyorum diyince. aaa.. orada Emine'de (elif'in arkadaşı) çalışıyor diyince, kızın gözleri kocaman oldu. İnanamıyorum, aşırı şaşırdım, bak gözlerim kocamanoldu, bak.. bak.. vs... Neyse kız (ismi Rosa'ymış) hemen mesaj attı Emine'ye süper bir heyecanla. Sonra da sen burada kal hemen geliyorum, içkim bitti diyip mutfağa gitti. Ben biraz bekledim (bir içki alınıp gelinecek, belki mutfakta karşılaştığın arkadaşınla iki çift laf edecek kadar). Baktım kzdan ses yok, heralde takıldı birilerine falan. Başka insanlarla muhabbete başladım. Kızın heyecanla gelicem diyip gelmemesini de ilginç bir olay olarak not ettim. Neyse parti oldukça iyidi. Çakırkeyf kıvamına gelindi. sabah 3-4 gibi çıkıldı evden. Hava düperdi. Bir güzel yüründü eve, 45 dakikada. Hatta şimdi yazarken hatırlıyorum, alman bir adam (ne kadar kötü bir söyleyiş oldu) bana, buraya en yakın Accord otel (Paris'te biden fazla var) nerede olabilir diye sordu. Fransızcası da olmadığı için en yabancıyım diye sırıtan (öyle mi ki?) benden yardım istedi. Ben tabii bitirdim ya her yeri bir tek Accord otelleri kaldı. Neyse zaten böyle keyfimiz çakır, mutluyuz. Başladım çevredeki fransızlara sormaya. Kimse bilmiyor falan. Bir restaurant'ın çalışanlarından yardım istedik. Onlarda bilmiyorlarmış. Neyse en sonunda bir taksi bulundu, adama sordu, en yakın nerede ne kadar tutar falan diye. Alman'ımı emanet ettim. Akabinde eve dönmeye devam.

Şimdi Emine-Rosa muhabbetinden bahsettim ya. Asıl bombayı bugün öğrendim. Elif bir şekilde Emine ile konuşmuş. Bana anlattıklarıyla olayı gizleyen sır perdesi aralandı. Rosa, Emine'ye 'arkadaşın Kayra burada vs.' diye mesaj atınca. Emine de 'tanımıyorum öyle birisini, sana yazmak için öyle söylemiştir' gibisinden bir cevap vermiş. Cevabın abukluğunu açıklamaya çalışacak olursak. Emine ile tanıştığımızda ismimi 'Taylan' anlamış. Dolayısıyla Kayra ismi ona hiç birşey ifade etmemiş. BöyleceRosa ile gecenin sonuna kadar niye hiç konuşmadığımız anlaşılmış oldu. Oldukça da güldüm bugün öğrenince. Emine'yle dalga geçmeli yakın zamanda.

Gelelim Müzik festivaline. Amma yazdım yaw. Paris'te her sene, 22 Haziran'da heralde, eline enstrümanını alan sokaklara çıkıp istediği yerde performans yapıyor. Pek eğlenceliydi. Sokaklar tıklım tıklım. Barla sokağı bezetmesi garip olmaz. Her yerde bir başka tür müzeik, kafelerde falan piyano/caz komboları. Oldukça enteresan bir hal almıştı etraf. Elif de ben arkadaşlarımla (bahsi geçen Emine ve Aylin) çıkacağım sende gel diyince, üzerimdeki asosyalliktozunu şöyle bir silkelemeye karar verdim. sokaklar şendi gayet. En son Lüksemburg bahçelerinin oradaki eski Senato binasında Samba konseri (olur mu ki bunun konseri?) vardı. Orada eğlendik bolcana. Galatasaray'dan bir arkadaşıma (tanıyanlar için Doğa, ne alaka?) rastladım falan filan. Sonrasında evlerin yolu tutuldu.

Yeter çok yazdım yorumlar bilahare, aylin kimdir, ne yapar ne eder? onları da bir sonraki blog'a bırakıyorum. Merak yaratır belki :).

0 Comments:

Post a Comment

<< Home