Saturday, June 25, 2005

Genel Update (27 Haziran 2005)

Eveett... nicedir şöyle iyi bir update yapmak istiyordum. Cumartesi öğlen, Kuki veterinere götürülmüş, hafif bir hava alınmış, bir yandan da dvd yazılıyor. Sanırım daha uygun zaman bulmak biraz zor olurdu.

Yavaş yavaş günlük formatından çıkarmak istiyorum. Dolayısıyla bugünkü update'i öyle günlere ayırmayacağım. son bir-bir buçuk haftalık dönemde başıma gelenler yola çıkarak belli başlı izlenimlerimi aktarmak istiyorum daha çok.

Tuğrul gittiğinden beri, daha önce de bahsettiğim gibi, adaptasyon süreci (allahım, yine o kelime) daha bir hızlı akıyor. Bunun en büyük sebeperlinden birisi şirketin çok büyük olmaması. Herkesin herkesle diyalog halinde olmasını sayabilirim belki de. Sonuçta Franck olsun, Jean-Luc olsun fransız olmalarına karşın, belki de Türklerin daha kalabalık olması sebebiyle, oldukça rahatlar, hatta abartarak söyleyebilirim ki sıcakkanlılar. Tabii ki, en fazla bir Fransıza göre sıcakkanlı olabiliyorlar.

Bu hafta, şirkete geldiğim dönemde tatil/geç balayında olduğu için tanşamadığım Elif diye birisi daha var demiştim. Bu hafta onunla tanışmak nasip oldu (bugün arapça kelimeler yoğunlukta nedense). Benim yaşlarımda, galiba 1-2 yaş büyük.

Öncelikle, özellikle çevremdeki erkeklerin daa ziyade anlayacakları küçük bir sıfatla başlayayım: Dame de Sion'lu. Bu sıfatı herkes için genişletmek adına, şöyle bir inceleyelim. (Tabii ki her Dame de Sion'lu böyle demek hiç diil burada yazacaklarım ancak deneyimlerin de kanıtladığı genel bir davranış yapısı mevcut oluyor ister istemez, sadece kızların okuduğu bir okulda. Okula erkekleri de kabul etmeye başladıklarından beri verdikleri mezunlar için özellikle bu söylediklerim pek geçerli olmayabilir.)

Gayet sosyal oluyorlar genelde, genellikle çabuk kaynaşırlar diğer insanlarla ve rahattırlar, samimi olmaktan çekinmezler, dobra oldukları da söylenebilir. Dolayısıyla arkadaşlıklarını severim genelde. Lakin arkadaş ilişkilerinde gösterdikleri bir çok şeyi kadın-erkek ilişkisi için gösteremeyebiliyorlar bazen gibi geliyorlar. Neyse uzatmayalım konuyu.

Konu Elif'ten açılmıştı, kaldığımız yerden devam edelim. İlk on dakikalık tanışma/tartma/ölçme/acaba../yoksa? periyodundan sonra iki tarafta, bir şekilde birbirine sıcak davranmayı tercih etti. Zaten geçen hafta kimse olmadığı için şirkette (Franck ve Jean-Luc İspanya'dalardı, Ömer Türkiye'deydi) sürekli yemek/muhabbet falan filan... Eşiyle beraber gelmişler buraya. Önceleri çalışmıyormuş, şimdi bu işi bulmuş vs.. Bir çok zorluk tabii. Klasik, prosedür sevdalısı Fransızlar, buradaki yasal işlemleri oldukça zora sokuyorlar. Tabii bu 'zora sokuyorlar' tamamen bize göre. Eminim onlara sorsak işleri 'doğru' yapıyoruz diyeceklerdir.

Kolay ve biraz da acımasız bir yorum yapacak olursam; ilk anda Ömer'de bulamadığım elektriği Elif'te buldum. Ömer'de arıyoruz, biraz daha zaman tanımalı belki de.

Gelelim haftasonlarına, Bediz ile her haftasonu bir şeyler yapma fırsatımız oldu. Zaten adam St.Germain'de oturuyor. Selim'in değişiyle Paris'in Beyoğlu'nda yani. Bediz ise Nişantaşı yakıştırmasını seviyor. Ben Beyoğlu benzetmesini daha iyi buluyorum. St.Germain'de otur biraz iç muhabbet et zaten zaman akıp gidiyor. Onun dışında Pont des Arts (galiba ismi buydu) dene bir köprü var Seine'in üstünde. Araba trafiğine kapalı. Akşam üstünden itibaren, saat sabah 4-5 olana kadar herkes köprünün üstünde piknik türevi atraksiyonlara (özlemişim kanka ağzını) giriyor. böyle şarap/peynir/ekmek komboları falan yapılıyor. Süper keyif ve rahat ortamlar. Kimse kimseden rahatsız diil falan. İsteyen de bir şekilde istediğini yapıyo. abartmadan. Böyle gitar çalan gruplardan tutunda, hep beraber şarkı (hatta ilahi, gospel vs..) söyleyen insan silsilerine kadar çeşit çeşit insanı orada bulmak mümkün.

Hemen geçtiğimiz haftasonu ise Mürşit'in buralarda aşçılık okuduğunu öğrendim. Mürşit im diyecek olursa. İstanbul'da süper samimi lmadığım, lakin bir şekilde kanımın oldukça ısındığı bir şahsiyet olur kendileri. Garip bir şekilde farklı farklı yollardan hep karşıma çıkmıştır. Burada oluşu da tuz-biber oldu konsepte. Neyse Mürşi dedi hadi ev partisi var. Biz yeme yapacağız bir arkadaşın doğum günü için, siz de gelin. Enteresan daha yeni merhaba dedik Paris'e, ev partisine gidiyoruz. Hadi bakalım...

Parti gayet keyiflidi. Bol bol alkol, enternasyonel bir topluluk; Portekizliler, Kanadalılar, İngilizler, Fransızlar ve tabii ki biz Türkler :-P. Partinin highlight'ı ise, Müzik festivali'nde (bundan bahsetmemiştim sanırım, aşağılarda değinirim artık...) Elif aracılığıya tanıştığım birisinin en iyi arkadaşına raslamam oldu. L'oréal'de çalışıyorum diyince. aaa.. orada Emine'de (elif'in arkadaşı) çalışıyor diyince, kızın gözleri kocaman oldu. İnanamıyorum, aşırı şaşırdım, bak gözlerim kocamanoldu, bak.. bak.. vs... Neyse kız (ismi Rosa'ymış) hemen mesaj attı Emine'ye süper bir heyecanla. Sonra da sen burada kal hemen geliyorum, içkim bitti diyip mutfağa gitti. Ben biraz bekledim (bir içki alınıp gelinecek, belki mutfakta karşılaştığın arkadaşınla iki çift laf edecek kadar). Baktım kzdan ses yok, heralde takıldı birilerine falan. Başka insanlarla muhabbete başladım. Kızın heyecanla gelicem diyip gelmemesini de ilginç bir olay olarak not ettim. Neyse parti oldukça iyidi. Çakırkeyf kıvamına gelindi. sabah 3-4 gibi çıkıldı evden. Hava düperdi. Bir güzel yüründü eve, 45 dakikada. Hatta şimdi yazarken hatırlıyorum, alman bir adam (ne kadar kötü bir söyleyiş oldu) bana, buraya en yakın Accord otel (Paris'te biden fazla var) nerede olabilir diye sordu. Fransızcası da olmadığı için en yabancıyım diye sırıtan (öyle mi ki?) benden yardım istedi. Ben tabii bitirdim ya her yeri bir tek Accord otelleri kaldı. Neyse zaten böyle keyfimiz çakır, mutluyuz. Başladım çevredeki fransızlara sormaya. Kimse bilmiyor falan. Bir restaurant'ın çalışanlarından yardım istedik. Onlarda bilmiyorlarmış. Neyse en sonunda bir taksi bulundu, adama sordu, en yakın nerede ne kadar tutar falan diye. Alman'ımı emanet ettim. Akabinde eve dönmeye devam.

Şimdi Emine-Rosa muhabbetinden bahsettim ya. Asıl bombayı bugün öğrendim. Elif bir şekilde Emine ile konuşmuş. Bana anlattıklarıyla olayı gizleyen sır perdesi aralandı. Rosa, Emine'ye 'arkadaşın Kayra burada vs.' diye mesaj atınca. Emine de 'tanımıyorum öyle birisini, sana yazmak için öyle söylemiştir' gibisinden bir cevap vermiş. Cevabın abukluğunu açıklamaya çalışacak olursak. Emine ile tanıştığımızda ismimi 'Taylan' anlamış. Dolayısıyla Kayra ismi ona hiç birşey ifade etmemiş. BöyleceRosa ile gecenin sonuna kadar niye hiç konuşmadığımız anlaşılmış oldu. Oldukça da güldüm bugün öğrenince. Emine'yle dalga geçmeli yakın zamanda.

Gelelim Müzik festivaline. Amma yazdım yaw. Paris'te her sene, 22 Haziran'da heralde, eline enstrümanını alan sokaklara çıkıp istediği yerde performans yapıyor. Pek eğlenceliydi. Sokaklar tıklım tıklım. Barla sokağı bezetmesi garip olmaz. Her yerde bir başka tür müzeik, kafelerde falan piyano/caz komboları. Oldukça enteresan bir hal almıştı etraf. Elif de ben arkadaşlarımla (bahsi geçen Emine ve Aylin) çıkacağım sende gel diyince, üzerimdeki asosyalliktozunu şöyle bir silkelemeye karar verdim. sokaklar şendi gayet. En son Lüksemburg bahçelerinin oradaki eski Senato binasında Samba konseri (olur mu ki bunun konseri?) vardı. Orada eğlendik bolcana. Galatasaray'dan bir arkadaşıma (tanıyanlar için Doğa, ne alaka?) rastladım falan filan. Sonrasında evlerin yolu tutuldu.

Yeter çok yazdım yorumlar bilahare, aylin kimdir, ne yapar ne eder? onları da bir sonraki blog'a bırakıyorum. Merak yaratır belki :).

Monday, June 20, 2005

Pazar'dan sonra, Pazartesi'den önce...

Şöyle bir baktığımda bir süredir blog'u güncellemediğimi farkettim. Aslında dünden itibaren bugün bir güncelleme yaparım diyordum ama klasik bir türlü başlayamamıştım. Fırsat/kısmet şimdiyeymiş. Entry'nin ismini koymak ta kolay oldu gerçi bu sayede. (yine başladım her işte bir hayır vardır konseptine, hadi bakalım...)

başlayalım kaldığımız çarşamba gününden...

(15 Haziran 2005)
Evet, bugün Tuğrul Türkiye'ye dönüyor. Yaklaşık bir ay olmayacak gibi. Paris biraz daha farklı olacak bundan sonra. Sosyalleşmek adına, adım atmaya biraz daha mecbur kalacağım. Bir yandan iyi aslında. Bir başına insan daha bir üretken oluyor/olmak zorunda kalıyor. Sonuçta çok abartılacak bir şey değil tabii ki. Diyelim ki, hayat koşu bandımızın eğimini biraz daha artıracağız, hayat aynı empoda akacak yani, sadece biraz daha zor. Eğim arttığı için kondisyonumuzun seviyesi daha hızlı gelişecek. Paris sosyal kondiyonu elde etmek lazım. Dikkat edilmesi gereken sadece eğimi fazla artırıp, yararı olmayan (anaerobik/oksijensiz) efor haline getirmemek. Normalden biraz daha zor olmasında bir sorun yok tabii ki.

Çarşamba günü, işe gitmek yerine okula uğriim dedim tekrar. Lakin yine sonuç yoktu öğleden önce (var mı böyle bir kullanım?). Cookie beyle dolanıldı biraz. Sonra döndük evde öğlen yemeği. Tuğrul uğradı saat 14:00 gibi, çıkmadan önce en son bir toparlanmak adına. Biraz onunla konuştuk. Cookie'nin veterinere gitmesi gerekiyor bir sonraki Cumartesi, onu not ettim. Çip takıcaklarmış bir de. Hem kimlik, hem de yer belirleyici özellikte olacakmış galiba. Enteresan. Yaygın/sıradan bir uygulama olacak kadar hayata girdiğini bilmiyordum. Bakalım belki Genel Müdür köpeği diyedir. Cumartesiyi beklemeli.

Tuğrul gitti. Ben akşam yemeğini hazırladım. Salata üzerine az pişmiş bir biftek hazırladım. Basit, sağlıklı vs. dikkat etmeli yalnız yaşarken ne yediğine.

Sonrasında Cookie ile çıktık tekrar dışarı. Garip. Bu kadar çabuk herşeyin normal gelmeye başlaması. Resmen bir rutinim olmaya başladı. Bu insanoğlu'ndan korkulur, hemen uyum sağlamaya hazır. Alışık olmadığı şeyler karşısında yaşadığı stresin boyutlarına göre, farklılıklara alışması bir o kadar çabuklaşıyor gibi. Kısacası bakıyor, çevresi sabit(farklı), o zaman kendini değiştiriyor.

Akşam üzeri, notebook'tan biraz anime (dayanamadım, açıklama ekleyeyim: genel uzakdoğu çizgi filmlerine verilen ad. Yalnız bunlar sadece voltron falan gibi olmuyorlar, hatta büyük bir kısmı yetişkinlere hitap eden kendi içinde bir bir film ailesi aslında. Şöyle bir link'te verebilirim, bilgi bazlı olarak.) izledim. 'Noir' diye bir anime dizi var. Bir kısmını daha önce (1-2 yıl oluyor heralde) izlemiş sonra yarıda bırakmıştım. Genel olarak bölümlere biraz göz attım. Kaldığım yeri yarım yamalak bulup, devam etmeye başladım.

Noir'ın hafif ağır temposu, yalnız olma, tekrar erken kalkmaya alışma gibi çevresel etkiler saat 01:00 gibi beni yatağa attı.

Saat biraz geç oldu. Diğer günleri yarın eklemeli.

Thursday, June 16, 2005

Şirket, mirket...

Efendiim, günün konsepti 'iş' olacak genel anlamda. Bunun dışında yapılan bir kaç aktivite de olmadı diil tabii. Yazının gidişatı bu aktiviteleri anlatma detayımı belirleyecek. Gereksiz bir giriş yazısı olduğu kanaatindeyim -hatta ekledikçe daha da bir gereksiz oluyor aslında-, en son daadizme bir gönderme yapıp bitiriyorum bu kısmı.

Koydum Thievery Corporation'ın en son albümünü, The Cosmic Game; başladım yazıma.

(14.06.2005, Salı)
Eveett, erken kalkıldı. Merak/heyecan karışımı duygular saolsun, erken kalkmak pek zor olmadı. Traş olmalı, neredeyse beş gün oldu ne de olsa. Olundu. Smart-casual bir şeyler giyildi. Kadife pantalon, pötikare (bu sanırım daha ziyade Türkçe yazılınca hoş oluyor) gömlek. saçlarımın eskisi kadar opsiyonu olmaması, beni on dakika ayna karşısında alıkoymasına engel olmuyor tabii. Büyük ihtimalle ilk yaptığım form ile en son memnun olduğum hali arasında hiç fark yok. Sanırım o on dakika, daha ziyade, gözlerimi saçlarıma adapte etmeye yarıyor -merak etmeyin bu günü konusu adaptasyon diil, bu kelime çok sık duyulmayacak bu yazıda, inşallah).

Tuğrul'un başka işleri olduğu için şirketin karın tokluğuna çalışan elemanı Cookie'yi ben götüreceğim şirkete. Tabii konuda aranman yapıldı, daha önceden ismini duyduğum Frank isimli karakter bizi alacak. Arabayla beraber gidilecek şirkete.

Her şey yolunda sayılır, Cookie ile sabah dolaşmasını abartınca biraz geç kalıyoruz. Frank zaten gayet cool. yakında bir cafe'ye girmiş, bizi bekliyor. Cafe'nin hafif parlayan camlarından Frank'ı tahmin etmeye çalışıyorum, simalar pek bir flu. vazgeçiyorum bulmaya çalışmaktan, Cookie var nasılsa o beni bulur derken gözgöze geliyoruz.

belli ki 40'larında. beyaz saçları hafif bir kontrast yapıyor daha genç gözüken yüzüyle. belki de 30'un sonları emin olamıyorum. Bende giriyorum kafe'ye. gayet nazik. İlk izlenim oldukça iyi, severmişim ben bu adamı. beraber küçük bir kahve içiyoruz. Atlıyoruz arabaya...

hemen teybe güney amerika, büyük ihtimalle brezilya, kokan bir cd atılıyor. güzeell, hareket varsa keyif vardır diyoruz. klasik küçük konuşmalar, fazla uzun bir sessizlik olmamasına özen gösteriyor. Malumaliniz büyük şehir trafik vs. yaklaşık 45 dakikada şirkete gidebiliyoruz. konuşmalar genelde sabun köpüğü, sözcüklerden çok, vücut dili, tavır vs. öenm kazanıyor. iki tarafta rahat, bol bol espri dönüyor. konuşulan enteresan konulardan birisi, köklerimizden bahsederken ortaya çıkıyor. Yanlış hatırlamıyorsam baba tarafı Sırp. Allah allah enteresan, hemen kafamdan Bosna-Hersek geçiyor. Onun derdi ise daha farklı. Şaka yollu, işgal ettiniz bizi 400 sene diye patlatıyor. Olur mu biz işgal etmeyiz, ülkelerin kendilerini yönetmelerine izin veriyorduk falan diyorum. sen onu gel Sırplara anlat diyor. her ülkede tarih farklı ifade ediliyor. bu kadar net bir şeyi, her ulusun kendi bakış açısına göre yorumlayabilmesi de bir enteresan ama o konuya da çok girmeyeceğim.

Şirkete geliyoruz. Yavaş yavaş insanlarla, tanışmaya başlıyorum. Önce şirket yapısını anlatiim ama.

Tuğrul Genel Müdür, altında da iki tane Müdür var. bunların ikisi de fransız. birisi az önce bahsi de geçen Pazarlama/İş Geliştirme Müdürü Frank, öteki ise, Operasyondan sorumlu Müdür Jean-Luc. Müdürlerin altında ise biz zavallı kullar varız. Ömer, operasyon tarafında, Jean-Luc'e bağlı. Elif diye bir kız muhasebeye bakıyormuş, ancak henüz tanışma fırsatımız olmadı. Balayı nedeniyle Türkiye'deymiş. Haftaya ancak tanışırız heralde. Bir de Erhan diye, orada (Fransa) doğma büyüme bir stajyer var.

Karakterlere gelince; Jean-Luc'ten Tuğrul bahsetmişti. asker kökenli vs. olduğundan. Bahsetmesine gerek yokmuş. Bakışından bile belli oluyor olaylara ciddi yaklaşmayı tercih ettiği. Bana kendi yaptığı işleri anlatırken, yoğun olduğunu tahmin etmeme rağmen, zaman harcamaktan çekinmiyor. Operasyonları/sevkiyatları adım adım aktarıyor. Yaş olarak Frank'a oldukça yakın ama o daha bir olgun, daha bir yaşlı gözüküyor. Pek brezilya müziği dinlediğini de sanmıyorum. bu son söylediğim hem neden, hem sonuç olabilir. Sevdik kendilerini, belli ki iyi iş çıkarmaya odaklı.

Ömer, fransızların profilinden daha bir uzak. Kendi çabalarıyla fransa'da önce master sonra iş bulmuş. Oturma vizesini ayarlamış vs. bu demektir ki azimli. Kolay mı öyle Fransız prosedürlerine göğüs germek. iyi niyetli diye tanımlayabilirim. benim yaşımda. o gün şirkette kravat takan bir tek o vardı. enteresan bir şekilde, görmeyi beklediğim yırtıcılığı, kendine güveni göremedim onda. benden de tırsmış olabilir. ulan bu çocuk yerimize mi geliyor falan diye. Eninde sonunda Türk olduğu için bir özlük bilgilerimiz sorgulanıyor. Yok ne yaptım, ne ettim. nasıl buradayım. Staj mı yapıcam, ne tip vizeyle geldim, falan filan... tabii nerede kalıcaksın sorusuna 'şu an için Tuğrul'da kalıyorum' demek zorunda kalınca -ki pek bunu paylaşmak istemezdim şirketten birisiyle- sorular bi yavaşladı şöyle. Genel olarak gün içinde falan da oldukça yardımcı oldu Ömer. yapılan işin jargonunu açıklayan bir kaç doküman falan varmış elinde onları verdi. kendi yaptığı işlerin seceresini çıkardı, neyi nasıl hallettiğini anlattı vs. neyse fazla uzattık bu kısmı.

Erhan karakterine pek değinmeyeceğim, bu hafta stajı bitiyormuş. üniversite ikiye gidiyormuş. pek onunla münasebetim olmaz heralde. biraz enseye tokat bir arkadaş. belli bir mesafe korumak istermişim gibi geldi. lakin yeri gelince o da bir kaç bir şeyde yardımcı olmaktan çekinmedi.

Gün içinde zaten, tanış-konuş-anla ya da tanış-konuş-bak üçlemelerini yaşayıp durdum. allahtan ilki ağırlıklıydı. hatta bir gün için epey bir şey öğrendiğimi söyleyebilriim.

gün sonunda Tuğrul ile eve döndük biraz mayıştık, ben biraz CounterStrike (yaşasın 1 Mb., çok iyi oluyo oyun hızı) takıldım falan. Akşam üzeri Tuğrul eski arkadaşlarıyla buluşucaktı. St.Sulpice civarınca güzel bir akşam yemeği-şarap kombosu yapıldı. enteresan tiplerdi. burada görüştüğü yegane Türk arkadaşlarıymış. Ben kendi adıma pek bir gülüp eğlendim. Oldukça easy-going bir muhabbetti.

(15.06.2005, Çarşamba)
Okul işlemleri için işe gitmememe (yine o garip hece üçlemesi) karar verdik. Tuğrul çok rahat konuda zaten. Okul işine rahat rahat zaman ayırabiliyorum.

neyse gün boyunca ulaşmak istediğim şahsiyet yerinde diildi, dolasyısıyla okul tarafında bir gelişme kaydedemedik. Bir ara da, nazarım değdi herhalde,
internet göçtü.

Cookie ile dolaşmak dışında, oturup Nip/Tuck'ın kaçırdığım son iki bölümünü izledim DivX'ten. bir daha onayladım ne kadar iyi bir dizi olduğunu. Diyaloglar, sunum, konsept çok başarılı bence. sadece sezon sonuna biraz huylandım, ona da çok diil.

Tuğrul bugün itibariyle Türkiye'ye dönüyor. yaklaşık bir ay olmayacak galiba. Montparnasse'ta artık yalnız kalmaya başladım. Olaylarımı biraz netleştirebilirsem, burada ki sosyal hayata da katkılarımı yapmaya başlayabilirim.

İşleri acele ettirmemek garip bir şekilde hoşuma gidiyor burada. Kolayıma mı yoksa? sevmem öyle olmasını oysa...

Monday, June 13, 2005

Daha merhaba dedik...

İlk başta yazılarımız biraz günlük/anı defteri kıvamında olacak olsa da yavaş yavaş, daha derin, daha gözlemsel hale gelmesine çabalamayı düşünüyoum.

öncelikle biraz karakterleri tanıtmak lazım tabii, herkesin bilmemesi normal. Zamanla tanıştığım diğer insanları ilk intibaları falan da aktaracağım. İleride bu yazıları okurken gülmek için bol malzeme verecektir.

Tuğrul: Buradaki şirketin genel müdürü, aynı zamanda aile dostumuz diyebileceğim, bana burada kalma fırsatını yaratan kişi.
Hande: üstteki ikinci ve üçüncü tamlamaları Hande içinde sarfetmek doğru olur aynı zamanda Tuğrul'un eşi.
Cookie: Hande Tuğrul çiftinin, Cocker cinsi, siyah tüylü, kara gözlü, kara burunlu, uysal mı uysal köpecikleri.

anı defteri kıvamında başlayacak olursak eğer;

(10.06.2005, Cuma)
Orly havaalanı'na şaşkın ama bir şekilde hala kendine güvenen, en sevdiği Türk atasözünün ('her işte bir hayır vardır') kulaklarında çınladığını hisseden saf bir genç misali indim.

Tuğrul beni karşıladı, 2-3 ay kalmayı öngördüğüm eve doğru yola koyuduk. ev, Montparnasse'ta. Bundan sonraları 'Mont' olarak hitap ettiğim zamanlar olabilir, yadırgamayınız. zaten akşam üzeri olduğundan üzerimizi değiştirip, yemeğe çıkalım dedik.

Tuğrul'un da bir arkadaşı bize eşlik etti. Yemek benim adıma tam bir 'fransız mutfağına giriş' şeklindeydi. içlerinde daha önceden denemiş olduklarım da olmasına rağmen yine de tüm öğünü midye, istiridye, salyangoz, pavurya, ıstakoz kombosuyla doldurduğum olmamıştı. tuğrul ve arkadaşı bu deniz ürünleri menüsün kendilerine söylemiştlerdi. ben de tadarım diyordum. dolayısıyla ben kendime aslen 'tartare' (çiğ kıyma, soğan, karabiber, vs.. ile yapılan enteresan bir yemek, daha önce Paris'e geldiğimde yeme fırsatı bulmuş, pek bir beğenmiştim kendilerini) söylemiştim. Ancak ortaya gelen deniz ürünleri tepsisi o kadar büyüktü ki, benim de payıma haddimden fazlası düştü konuda. dolayısıyla, tartare/deniz ürünleri kombosu ertesi gün bana bir şeyler olacak hissine rağmen büyük bir afiyetle tarafımdan mideye indirildi.

Masadan kalktığımızda artık gece olmuştu zati. Neyse hem cookie'yi dolaştıra dolaştıra (fransa'yı bilenler bilir, burada inanılmaz bir evcil hayvan toleransı sözkonusu. en havalı, en cafcaflı restaurant'lara bile köpeğinizle girmeniz mümkün. kısaca anlatmak istediğim yemek boyunca Cookie'nin bizimle olduğuydu.) hem de hafif hafif sohbet ede ede (ikilemelerden gına geldiği an), evin yolunu bulduk.

(11.06.2005, Cumartesi)
Ertesi gün, akşam yediklerim neremden nasıl fışkıracak diye tırsarak uyandım lakin her şey yolunda gibiydi. Genel bir Paris turu yaptık, özellikle evin çevresini dolaştık. genel olarak yaşamak için ihtiyaç olan spesifik yerler öğrenildi.

akşam üzeri, korkulan gerçekleşti. karnımda inanılmaz bir ağrı. sanki birileri içeride patlamayan balonlar şişirip şişirip duruyorlar gibiydi. tamamen dağıldm. 2-3 parça ekmek, biraz çorba yiyip, ekspres seferle yatağın yolunu tuttum. Çok detaylara girip kimsenin midesini bulandırmiim ama temiz bir azap oldu benim için.

(12.06.2005, Pazar)
Tartare/deniz ürünleri kombosunu bir daha yapmamaya 28'nci kez yemin ettikten sonra karnımdaki ağrı yavaş yavaş azalmaya başladı (sonuncu yemin daha bir inandırıcı oldu heralde...). gün ortasından itibaren kendimdeydim, yine de evden çıkmaya cesaret edemedim. tam bir pinekleme bilgisayar kurcalama, online oyun (diablo ve counter-strike) takılmaca oldu kendi adıma.

Akşam üzeri iyice kendime gelmiştim, civarda (St.Sulpice etrafında) dizi dizi restaurant'ların olduğu bir sokak arasına daldık. Tuğrul'un hep gittiği bir yer vardı. Gayet uslu şeyler yiyip, şarabımızı içtik. Neymiş demek ki, lezzetli/enteresan diye her bir şeye atlamak zıplamak yoookkmuş... Mütevazi yemeklerle de insan mutlu olabiliyormuş.

akşam Cookie'yi dolaştıra dolaştıra eve dönüş...

(13.06.2005, Pazartesi)
Tuğrul ile bu hafta işe biraz seyrek gidip, daha ziyade okul işimi halletmeye konsantre olmam konusunda karar aldık. dolayısıyla işe gitmedim pazartesi. ancak GSÜ'den de görüşmek istediğim kişinin o gün okula gelmediğini öğrenince, ister istemez hafif bir tatil günü oluştu benim için.

Bizde Cookie ile günü değerledirip evin civarını bu sefer tek başımıza arşınlayalım dedik. Sokağa çıktığımda inanılmaz bir gerginlik, bir stres vardı üstümde. Nedense pek bir garip geldi tek başıma, pek bilmediğim mahellelerde dolanma hissi. kendime hiç yakıştıramamama (üç tane 'ma' kullanmakta pek bir garipmiş) rağmen inkar edemeceğim kadar da yoğundu bu his. sonuçta her ortama uyum sağlamayı kendime misyon edinmiş birisi olarak, böyle bir şeyler hissedeceğimi tahmin etmezdim. Kulağıma ipod'umu bile takmak istemedim. bir garip endişe kapladı içimi.

tabii ki, ne kadar stres, endişeli olursam oliim, olayı zorlamak, normal hale getirmek zorundaydm. nitekim ilk onbeş dakikadan sonra gitgide artan bir rahatlama oldu. stres yerini keyfe bıraktı, fransız kafelerinde oturuldu, bir şeyler içildi, vs.. Şimdi şöyle yazdıklarıma bakınca aslında doğru bir tanımlama yapmadığımı farkediyorum. adapte olmayı misyon edinmiş birisi gibi davranmıştım bir nebze de olsa. adapte olmak için farklılığı hissetmek gerekiyordu ne de olsa.

yoksa insan adapte olabilir mi 'aynı'ya?

Saturday, June 11, 2005

Hadi bakalım

Geldik paris'imize. İlk aşamada en azından bir ay burada kalacağım (3 ay yerine 1 ay vize veren Fransız konsolosluğuna tekrar selamlarımı gönderiyorum). Bu süre zarfında ise ufak bir blog tutayım dedim. Sözümde durduğuma göre devamının gelecğini umabiliriz sanırsam.